Sarı Beserek (*) ölmeye yatınca Çayır koyağına bir yas kümelendi, çöreklendi. Anamas koyaklarında yaylayan tüm Yörükler döküldüler Çayır koyağına. Gün görmüş, yokluk çekmiş, sarı sakaklı dedeler atlarına bindiler. Geldiler. Uzun Kerim’e “geçmiş olsun” dediler. Sarı Beserek’e türlü otlardan yakılar yaptılar. Her meyveden şurup çıkardılar, içirdiler. Derin hocalardan muskalar getirdiler. Kızgın demirle dağladılar. Devenin iniltileri dinmedi. Yavaşlamadı hiç.
Deve bir çocuktur yörüğün gözünde, yüreğinde. Deve bir kardaştır: Çadırı, yükü yurt yerinde koyup gitmeyen. Deve bir kuştur. Çiçekler dünyayı süslerken yörüğü Teke’den yaylaya, göğün gözü buğulanınca yayladan Teke’ye uçurup duran...
Ak saçlı, susuz toprak gibi kara gözlü nineler, kına yakmadılar saçlarına. Kaymak döşlü gelinler, sülün boylu kızlar, kaytan bıyıklı yavuklularının sevilerini çıkardılar yüreklerinden. Sarı Beseerek’in iniltilerini doldurdular. Anamas koyakları ormanıyla, kuşuyla bir kara yasa gömüldü. Tam göç zamanı.
Sürüler, üç dudaklı develer, gelinlik kızlar, seven erkek yürekleri “göç, göç diye sızladı. Bir yel esti Teke’den yaylaya, serince. Koyunları, kuzuları çekti, yededi Teke’ye doğru. Çobanlar her şafakta sürüyü Torosların Teke’ye bel verdiği Çökek gediğinden çevirdiler. Bir Sarı Beserek kaldırıp bakmadı başını. Bir onun içini yakmadı Teke özlemi. İnledi durdu, yaralı kaplanlar gibi. Çavuşlar obasının ayağına kuşak oldu, dolandı. Yayla koyaklarında Yörük kalmadı. Aktı Teke’ye. Kara bulutlar birer yama oldular mavi yorganın yüzünde. Çavuşlar obasının yüreğine tuz, biber...
Tüm Çavuşlar obası toplandılar Sarı Beserek’in çevresine. Boyun büküp elaçtılar, yakardılar. Yas tuttu Gök Emine, Fatma Ana, İrebiş Nine...
“Kara yas ile yola gidilir mi
Sarı Beserek’siz göç tutulur mu
Ak döşlü bacılar yurtta konur mu.”
Sürüler bent tutmaz ırmak oldu. Aktı Teke’ye Teke’ye. Zora geldi Çavuşlar obası, bir şafak tuttu göçü. Göç geceyi delerken Uzun Kerim Ali Çavuşa sordu usulca:
“Çavuş Emmi nerede kışlayacaksınız?” Deve iyi olunca, ya da ölünce bulayım obayı Teke’de.”
Ali Çavuş akıp gelen akça şafağa verdi gözlerini. Sustu uzun süre. Düşündü. Senitli kayasında bir keklik ötüyordu yanık yanık, korkulu. Alayını yitirmiş. Seher yeli inceden sürüp getiriyordu kekliğin sesini. Salıyordu koyağa. Develerin sırtlarında topalan kara çadırlara,seven yiğit, dişi, kederli, yanık yüreklere saplanıyordu kekliğin sesi. Koyak keklik sesini altında pusuyordu. Uzun Kerim hıçkırıyordu usul usul. Ali Çavuş dilinin bağını çözdü:
“Ah bir bilsen kışlağımızı emmim. Ah bir bilsen! Bilmez misin Teke orospu yatağıdır. Bilmez misin aç köpeklerle doludur, yörüğün sürüsünü bekleyen. Arama bizi Teke’de Kerim. Bul bir yer. Az ver, çok ver, sok başçağızını. Biz belki solak, belki Kundu, belki de ta tugaylar ovasında kışlarız. Belki de konacak bir yer bulamayız. Gezer dururuz ovanın çamurunda kılavuzunu yitirmiş turna katarı gibi. Sen, şu ölüp duran, alayından tezikmiş yavru palaz gibice geçir emmim kışı. Öte, öte... Haydi, bize izin sana sabır...”
Öpüştüler tüm obayla. Tüm obanın gözlerinden keder akıyordu şafağa. Göç usuldan yürüdü. Bir yılan gibi sessiz. Bu, daha da dokundu Uzun Kerim’e, Gök Emine’ye, sarıca Zeynep’e, Güllüce’ye. Onların yüzündendi göçün suskusu. Çanların, zillerin, kavalların, boğazların... suskusu. Bir ağıt kurdu Gök Emine inceden. Sızı gibi. Çam kokularını koyağa sürüp gelen seher yelini zehire çeviren. Şafağın önünde, yele karıştı gitti oba. Susa susa. Uzun Kerim ocağı arada bir şafağın gümüş örtüsünü yırtan köpek sesleri yitinceye kadar oturdular çadırın önünde. İçiktiler, durdular. Yalnız uyuyan bir Gülsün kız vardı. Güllüce’nin yetim kuzusu.
Sabahın ışıkları Çayır koyağını göze verince yüreklerindeki salpalı hançer bir daha yekindi. Yalnızlık büyüdü, büyüdü yuttu Uzun Kerim ocağını. Uzun Kerim sıçradı, kaptı baltayı. Yürüdü devenin üstüne.
“İyileşeceksen iyileş, öleceksen öl bir evel! Dinini...”
Gök Emine yetişti, tututu kocasını.
“Dur Kerim” dedi. “İyileşecek Sarı Kızım benim.”
“Pok iyileşecek! Başıma türlü belalar getirmeyecek de! Yaylada yayla itlerine, Teke’de orospu Tekelilere sürümü pay – kuduz ettirmeyecek de! Teke çamurunda süründürmeyecek de! İyileşecek! Onun iyileştiğine çakayım ben! Duydun mu Gök Emine!”
“Duydum duydum ya. Sürü gitmiş eğrekten”
Uzun Kerim tez bindi al çelebe. Çökek gediğinde, göçün ardında tuttu sürüyü. Getirdi, saldı koyağa. Karısına, gelinine, dul bacısına:
“Akıp gidermiş sürü göçün ardından,” dedi gözlerini saklayarak. “Beni önlerinde görünce, tüm sürü başını kaldırdı. Bana baktı. Ben “kös” diye bağırınca hepsi de boyunlarını büküverdiler. Başladılar burunlarını çekmeye. Yumuluverdiler kirpi gibi. İçim yarıldı. Sorma. Şu devenin de anasını ...mezsem!”
“Dur Kerim!” Dur! Sarıca Zeynep gelinimin hatırı için dur!”
Uzun Kerim gene bıraktı baltayı elinden. Gelinini çok severdi. Kaşının eğildiğini istemezdi.
Kuru ayaz bastırdı koyaklara. Yayla bir soğuk cehennem oldu. Kış, kar korkusu doldurdu Uzun Kerim ocağının yüreğini. Sarı Beserek gün geçtikçe kötüleşti. Bir gözlerinde kaldı ışık. O da koca gövdesinin eriyip gidişi gibi eriyip gidiyordu. Tam bir ay gözlerini kesmediler Sarıca Zeynep, Gök Emine, Güllüce, devenin gözlerindeki o incecik ışıktan. Uzun Kerim bir onulmaz öfkenin elinde çırpınıp duruyordu. Çayır koyağı bir damdı kapısı olmayan.
Kara bulutlar ötelerden süründüler, geldiler dağların doruklarına. Tünediler. Kışı muştuladılar Uzun Kerim ocağına. Yayla dağlarına bulut tüneyende kış geldi demektir. Hemen boşanır, deli taylar gibi koşar yayla dağlarında. Ardından da akça karlarla örter, koynuna alır, uyutur yağız toprağı. İşte o zaman bir büyük dam olur yayla. Yol vermez, geçit vermez...
Uzun Kerim uykusunu böldü ortasında. Kalktı. Usulca sokuldu Sarı Beserek’in yanına. İnleyip duruyordu deve. Gözlerini yumdu. Büktü devenin boynunu. Oturdu üstüne. Devenin soluğu kesildi az sonra. İçi buruk bir sızıya oturdu Uzun Kerim’in. Bir yandan da bunu daha önce yapmadığına pişman oluyordu. Çocuğunu öldürmüş bir babanın suçluluğuyla geldi, sokuldu yatağa. İçike içike ağlamaya başladı.
Sabah hançer gibi batan ayazına attılar kendilerini Gök Emine, Sarıca Zeynep, Güllüce, Fadime, Cin Ali, Deli Memiş, kara Yusuf ve ötekiler. Toplandılar Sarı Beserek’in çevresinde. Deveyi boynu uzalı, görünce bir ince ağıt kuruverdiler hemen. Koyak uğuldadı...
“Sürüye bakın!” diye gürledi Uzun Kerim devenin gönünü almaya başlarken. “Uluşup durmayın! Sürüyü çarptırırsınız yaylanın itlerine!”
Cin Ali’yle bacısı Topacık Fadime birer tabanca alarak çıktılar sürünün ardından. Vakit kuşluğu kucaklarken çan sesleri aktı koyağa. Uzun Kerim baktı. Sürünün ardında dört kişi görünce irkildi. “Hayırdır işallah” diyerek uğraşına daldı. Bir süre sonra gene kaldırdı başını. İyice süzdü gelenleri. Biri Cin Ali, öteki Topacık Fadime’ydi. Ya öteki ikisi? Bekledi elinde bıçakla. Az sonra Bağcıklı Kel Osman’la, Yaka Köylü Nallı Musa dikildiler karşısına: sırtlarında birer koyun ölüsü vardı. Giysileri apal kana bulalı. Başları yerde. Arkalarında Cin Ali’yle Topacık Fadime duruyorlar elleri tabancalı. Birer öfke şimşeği gibi. Uzun Kerim her şeyi anlayıverdi hemen. Korktuğu başlarına gelmişti. Usulca yürüdü. Geldi. Nallı Musa’nın çenesini kaldırdı iki parmağıyla. Gözlerini içine baktı, baktı... Sonra Kel Osman’a geçti. Onun da gözlerini içine baktı, baktı. Sonra iki adım geriledi. Durdu. Geriledi:
“Tuu! Sizin yüzünüze! Ülen ne bu hal! Bunca kemiksediniz de neden gelip demediniz bana? Keserdim size bir kuzu. Tuu!” Geri dönerken söylendi. “Yaylalısı, Tekelisi, yörüğü bekler aç köpekler gibi. Yörük gelecek de, sürüden bir koyun çalacaklar da, dişleri ete değecek. Oğlum Ali! Bunları kat önüne. Teslim et köyüne. Leşleri de götürsünler. Bilirdim edeceğimi ya... Kör olsun obadan ayrıldık.”
“Muhtar yaptırdı bize Kerim Emmi” dedi Kel Osman ağlayarak, “Cehennem edin yaylayı Uzun Kerim’in başına,” dedi. “Yoksa dövecekti bizi...”
Cin Ali adamları önüne kattı. Koyağın aşağısında kayboldular.
Uzun Kerim hemen göçü tuttu akşamın karanlığında. Çanları, zilleri susturdu. Gecenin karnına süzüldü yılan gibi. Yılanlı ovasına gelince geriye döndü saklıca. Bağcık muhtarının bahçesine girdi. Şafak yeli sökene kadar bıçtı devirdi ağaçları. Dağlardan, yamaçlardan keklik sesleri saçılmaya başlayınca doğruldu. Bahçenin içine baktı: Ağaçlar yat emri almış gibi seriliydi yerde. Yalnız iki tane vardı dikilen.
“Siz ikiniz nöbetçisiniz.” Dedi. “Koyunların bedeli tamam. Yürü Kerim.”
Bir çırpıda koca ovayı geçti. Beli aştı. Güneşin ilk ışıklarıyla bile konalgaya geldi. Karnını doyurdu. Yattı ardıcın altına.
Sürü, son güz sıcaklarının altında geviş getiriyordu Sannı’da. Sannı, Tekeyle yaylanın arasıdır. Her gelen Yörük bir konar Sannı’ya. Beş, on gün kalır, dinlenir. Gene sürdürür göçü. Sabah yeli koyağa ardıç, çam, katran kokularını getirip salıveriyordu. Koyak on beşinde bir kız tutkusu gibi kokuyordu.
Gök Emine kınalı kır saçlarını geri attı. Gelini Sarıca Zeynep’in açtığı yufkaları çevirmeye başladı. İkisi de obayı düşünüyordu. Teke’nin neresine kondular ki. Bulabilecekler miydi? Yoksa katardan tezikmiş turna gibi Tekenin çamurunda dolanıp duracaklar mıydı. Koyaktan Deli Memiş’in kavalı akıp geliyordu yele karışarak. “Dolan Ümmühan” türküsünü çalıyordu Deli memiş. Emmisinin kızının tutkusuna düzmüştü bu türküyü. Kavalı nokta nokta söyletiyordu.
“Ümmühan koca Tekenin neresindedir kim bilir ay oğul” dedi içikerek Gök Emine. “Belki de Tekenin itleri sürüyüp kopardılar yüreciğinden Ümmühanını...”
Sarı Zeynep hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Çok severlerdi birbirlerini Ümmühanla. O da sarıydı. Kavil kurmuşlardı aralarında Uzun Kerim’in gelini olacaklarına. Sarıca Zeynep olmuş, daha Ümmü olamamıştı. Gelecek seneyi bekliyordu.
Bir el silah patladı aşağıdan. Uzun Kerim derin uykusundan fırladı mavzeri kaptı. Pusulandı ardıcın çatalına. Gelin, kaynana da hamurlu ellerine birer tabanca aldılar. Beklediler. Koyağın alt ucundan iki ormancı şapkası göründü. Sakladılar silahlarını. Kadınlar ekmeğe oturuken Uzun Kerim gelenleri karşıladı.
Ormancılar geldiler, oturdular ardıcın altındaki keçeye. Şapkalarını çıkardılar, dengildiler. Kara kuru olanı “devler ormanından, orman kanunundan” söz açtı. Daha sözünü bitirmeden nar gibi kızarmış kuzu eti önlerine sürülünce sesini kesti. Üç gün aç kalmış gibi saldırdılar, parçaladılar kuzuyu.
“Durabildiğin kadar dur burada emmi,” dediler giderken de.
Gün geçtikçe, birer ikişer ormancı çıkıp gelmeye başladı. Her gelen kanundan, ormandan söz açtı. Kuzuları yeyince ağızlarını silip gittiler. Tam on iki kuzu oldu yedikleri yirmi günde Uzun Kerim’den.
“Leş kokusu almış kuzgunlar gibi çokaştı sürüye bu ormancılar Kerim,” dedi bir sabah Gök Emine. “Göçelim hemen. Yoksa sürü bitecek...”
Göç akşamının alacakaranlığında indi Kozan köye. Teke ovası aşağıda, kurşun rengi akşamın altında uyukluyordu. Ta ötede, Antalya’nın ışıkları pırıldaşıyordu, ovanın bitiminde.
“Ben sabaha gelirim uşak. Tasalanmayın.” dedi Uzun Kerim. Döndü Sannı’ya.
Sannı ladin, sedir, çam, kekik kokuyordu gecede. Soldu. Koku ciğerlerine dolunca bir hoş oldu. “Bir öfkeye yakacağım sizi. Af edin beni yeşilce ağaçlar...” diye mırıldandı. Kuşağının arasından kav, çakmak kesesini çıkardı çaktı. Tuştan kavı gömdü kuru çam pürlerine. Bastırdı üstünü. Koca koyağın on iki yerine soktu kavları. Döndü geri. Sannı belini Teke’den yüzüne devrilirken söylendi:
“On iki kuzumu yediniz, semirdiniz. Kanunu sürdünüz önüme. Açın şimdi o kanunuzu. Zahar nasıl söndüreceğiniz. Sizin yüzünüzden yazık oldu fidanlara...”
Çadıra girdi şafak ucunu ışıtırken. Kekik kaynattı, içti. Başını taşa koyacağı sırada bir ses duyuldu. Doğruldu içinden söverek. Gelen Kozan köy muhtarıydı. Buyur etti. Muhtar oturdu. Az sonra da dengildi hemen. Tekelinin huyudur. Kıçı yere değer değmez devriliverir diye düşündü Uzun Kerim. Gök Emine geldi, “Hoş geldin,” dedi Muhtar. Sonra Uzun Kerim sordu:
“Muhtar ağa Çavuşlar obası nereye kondu. Hiç duydun mu?”
Muhtar yanıt vermedi. Iraklara, ta Bozburun dağının doruklarına baktı. Sofra geldi. Kızarmış but tatlı bir koku saçtı. Muhtar yutkundu. Başladı yemeye. Kahveyi içmeye başlayınca hatırladı Uzun Kerim’in sorusunu.
“N’apacaksın Kerim obayı, mobayı. Ver şuraya on bin. Otur Gökveliler obasında. Eski yok, bir şey yok. Sürün de rahat eder, sen de. Sığın dalına.”
.... öykünün devamını kışlak2'den okuyunuz

