7 Kasım 2009 Cumartesi

KIŞLAK 2

   Uzun kerim düşündü muhtarın sözlerini. Bir oyuna gelme korkusu büyümeye başladı içinde. Ali Çavuş’un sözleri uğuldadı, titredi kulaklarında:
   “Bilmez misin Teke orospu yatağıdır. Sığın bir yere...”
   “Canım Kerim neden düşündün kaldın? Altı üstü otlak bunun. Kimse bir şey diyemez sana ben sağken. Burasını diyeyim.”
   Beş bine anlaştılar. Bir kağıt yazdı, mühürledi muhtar. Uzattı Uzun Kerim’e.
   “Olur mu böyle?” dedi Uzun Kerim kuşkulu. “Parası, şartı filan yazılmamış. Azalar da mühürlememiş. Hiç görmedim böyle senet aaaaaaağa. Vaz geçtim ben.”
   “Sen neden korkuyorsun yav? Sana kancıklık mı edeceğiz. Şimdi al bunu. Yarın gel. İstediğin gibi bir senet yazarız azalarla birlikte. Oldu mu şimdi?”
   Uzun Kerim çaresiz aldı kağıdı. Muhtar da parayı cebine sokarak çıktı çadırdan. Durdu. Dağlara baktı. Sannı’daki yangını gördü. İrkildi.
   “Kerim saklan,” dedi. “Yangın var. şimdi gelir ormancılar. Saklan.”
   “Yansın anasını satayım,” dedi Uzun Kerim içinden. “Ormancılar söndürür.”

Kış geldi. Uzun Kerim’in iç rahattı. Ağılını yapmıştı. Ağzının tadı yerine geliyordu. Bazan kavalını alıyordu çadırın orta direğinden. Eski türküleri dillendiriyordu. Ova epey aşağılarda yağmur gülleriyle ışıl ışıldı. Ta deniz dek uzanıyor, bir çizgide eriyip gidiyordu ova. Yağmur dinmek bilmiyordu. Teke bir başlayınca dinmek bilmez, soluk almaz, gözünü açmaz...
   Yağmurun soluklandığı bir gündü. Uzun Kerim’le karısı oturuyordu çadırda.
   “Anasını avradını...” diye sövdü Uzun Kerim. “Burada da mı buldunuz beni...”
   Gök Emine başını çevirdi, baktı. Sambılda ıslanmış iki ormancı geliyordu.
   Buyur ettiler çaresiz. Karınlarını doyurdular. Kavurmanın yağı çenelerinden aktıkça yüzleri gülüyordu. Uzun Kerim burada kışlayacağını, beş bine kışlak tuttuğunu söyledi ormancılara. Karınları doyunca sarı bıyıklı gök gözlü olanı:
   “Amca bizi buraya orman şefi yolladı,” diye başladı. “Seni şikayet etmiş muhtar. Onun için yolladı şef bizi. Kaldırın yörüğü ormandan, dedi bize.”
   “Yaa!” dedi Uzun Kerim iç geçirerek. Sevinçleri, umutları kırılıverdi birden. “Efendiler. Kopup gelen bir azılıca kış. Yağmurdan, çamurdan nere gideyim ben? Ova çamur. Batan çıkmaz. Sürüm, çocuklarım perişan olur. Bakın size biner lira para. Her gelişinizde kuzu kebabı, rakı...Namustan başka ne isterseniz; hepsine de he. Yaylada yayla köylüleri, Sannı’da or... Teke’de işte böyle... Sayın, ormanı teslim edin; sayın, alın baharın. Ama etmeyin. Allahım olun, koruyun beni bu kış. Ben de türküm oğullar. Askere gideriz, vergi veririz, kanunu sayarız... Bir var ki Yörüklükten ayrılmamışız senelerdir. Paylaşamamışız ovaları, tarlaları... etmeyin oğullar, Uzun Kerim bu yaşın sahibi oldu. Kimseye yalvarmadı böyle...”
   “Amen biz seni kollasak muhtar gene şikayet eder. O zaman bize de bulaşır çamur. Tatlı dilin için bir hafta kal. Hava düzelince göç. Ne yapalım?”
   Uzun Kerim dondu kaldı ormancılar giderken. Elleri koynunda, taş gibi...
   Yağmur soluk almadan kırbaçlamaya başladı ertesi sabah Tekeyi ve Torosları. Ormancıların verdikleri süre aktı, gitti bulanık seller. Yağmur gözünü açmadı. Mahkeme kapılarından çok korkuyordu Uzun Kerim. Bir gün, ala sepkenli bir havada sardı yükü. Islana ıslana yürüdü rasgele. Ta Aksaz’a indi, kurdu çadırı... sürü hemen sığındı çamların altlarına, dağıldı. Yağmur bastırdı. Gökten bir deniz akıyordu yere. Uzun Kerim habire sövüyordu  yağmura, esene, insanlara,muhtara, kendilerini hiç düşünmeyenlere... bir sigara yaktı. Çömeldi. Baktı yağmura.
   Uzun Kerim yağmura verdi sırtını. Kepenek ötüyordu yağmurun şamarında. İki pilli elektriği Kozan yolunu ışıtıyordu. Vardı, muhtarın evine, ahırına, samanlığına, ağılına, arı çatmasına birer çomak yalımlı çıra soktu, döndü geri.
   “Al pezevenk,” dedi.”  “Yaptır bunları beş bine.”
   Aksazlılar üç koyun çalmışlardı sabaha dek. Uzun Kerim buna da razıydı.
   Sabahın erinde sardılar gene yükü. Başı kesik yılan gibi yürüdüler rasgele.
   Gülsün çocuğu semerin ortasına oturtmuşlar. Sağında tavuklar sallanıyor. Eşeğin yürüyüşüne göre sarsılıyor çocuk. Sağ koltuğunun altındaki sökükten mora kesen körpe teni görünüyor. Yağmur bir başlıyor, bir açılıyor...
   Çocuk birden bağırdı. Uzun Kerim koştu. Çocuğu kaldırdı. Diken, akrep olur diye baktı giysisinin arasına. Bulamadı.  Döndü yerine, katarın ardına.
   Cin Ali, Deli Memiş, Sarıca Zeynep suskundular. Sürünün kenarında yürüyorlardı ölgün, bezgin. Kara köpek, kuyruğunu döşüne saklamış, yürüyordu yağmurda. Çocuk gene bağırdı. Koştu, kaptı dayısı. İyice baktı her yerine. Yoktu diken, filan. Oturttu yerine çocuğu öfkeyle. Başladı sövmeye yağmura, insanlara...
Sürü Necip Ovasını ortasından bölerek geçti. Çamura battı sürü ovada. Çatallar köyünün aşıtına çadır kurdu Uzun Kerim. Öfkesi dağları devirecekti. Sürüye titiz bakıyorlardı. Yağmur dinmiyordu. Yerler vıcık vıcık çamur... Dikelecek yer yok ayak üstü. Sabahı zor ettiler. Sürü oldu ilk baktıkları: yedi koyun çalmışlardı Çatallarlılar. Uzun kerim yeniden başladı sövmeye. Gücü ancak sövmeye yetiyordu. Sürüyü hırsız çukurundan kurtarmayı düşünüyordu hemen.  Ama bulamıyordu, hatırlamıyordu böyle bir yer. Yağar eser hemen sardılar yükü. Bir gece daha kalsa  sürüyü yarılayacaktı Çatallarlılar. Aksuyun kenarını uzaktan izlemeye başladı. Çocuk gene bağırdı. Koştu dayısı. Bir güzel dövdü.
   Güllüce yutkundu kuzusu dövülürken. Doluktu. Gözlerini taktı, bir daha ayırmadı çocuktan.
   Sürü, Aksu’dan geçerken yıkandı. Kındıra düzlüğüne saçıldı. Olta gibi geçmişti sürü. Her koyunda bir ince öksürük vardı. Sürü perişandı... Mahmut ağanın arazisinde çadır kurdu. Bilmiyordu kimin yeri olduğunu.
   Sabahın erinde çadırın önünde bitti Kındıralı Mahmut ağa. Bir kaplan gibi yırtıcı. Al bir at vardı altında. İki butunda kırmızı kaplı iki tabanca asılı.
   “Heey! Köppek Yörük!” diye gürledi. “Kime danıştın da kondun buraya! Sonra da bir deveni vurdum. Gönünü alana dek izin sana. On dört de koyununu aldım otlakiye. Yoksa gösterecektim sana Mahmut Ağa’nın mülküne konmayı. Tez yık çadırı!”
   Uzun Kerim hemen sardı yükü. İçinde bir yangın başlamıştı. Gözüne kandan başka şey görünmüyor, aklı kandan başka şey düşünmüyordu. Solak Ovasında bir adam gördü. Yaklaştı adam, sordu:
   “Kardeş, Çavuşlar obasını görsen, duysan...”
   “Bilmem arkadaş. Bu kış Yörük kondurmadılar beyler buraya.”
   Göç asfalta doğru yürürken söylendi Uzun Kerim: “Ey Mahmut ağa alacağın olsun! Bir ova pamuğunu yakmazsam. Ne ola ki öleyim.” Gülsün kızın bağırtısına fırladı.
   “Ta şimdi yoldum başını orospu! Bir de sen çıktın başıma!”
   Güllüce koştu, tuttu ellerini Uzun Kerim’in.
   “Ece” diye haykırdı. “Etme sen bilin. Çocuktur o. Bir şeyden korkuyor.
   Kollarını salıverdi Uzun Kerim, bacısını karşısında görünce.
   Göç asfalta girdi. Doğuya verdi burnunu. Asfalt kenarındaki köylüler bakıyorlardı göçe. Şaşıyorlardı. Kışın tam ortasında göçen bir Yörük görmemişlerdi hiç. Ölümü demekti yörüğün kış ortasında göçmesi. Göç Serik Ovasını geçti.
   “Emmi bilsen, duysan Çavuşlar obası nere kondu ki?”
   “Bilmem emmim. Görmedim, duymadım bu sene onların Teke’ye indiğini.”
   Göç Köprüçayı’nı geçti. Tugayoğulları çiftliğine düştü. Teke’nin burası kara topraktı. Kömür karası, zulum karası... İki ırmak arası, denizden Toroslar’ a kadar  Tugayoğullarınındır. Tugaylar hep doktor, mühendis, tüccar, fabrikacıdır. Bu ovaları Tekenin eğri çizgi şapkalı, yırtık şalvarlı, kuru yüzlü insanları ortak ekerler Tugayoğullarıyla. Tugayların ne zamandan beri bu toprakları tuttuğu bilinmez. Bilen yoktur, yaşlılardan bile. Eğik şapkalı yarıcılar kaldırır, tugaylar yer bu toprakların ürününü. İşte Uzun Kerim’in ocağı bu topraklarda şimdi.
   Önünden gelen birine obayı sordu gene Uzun Kerim. Bilen yoktu.
   Yağmur aldı inceden sızı gibi. Yağmura aldırmadılar. Yürüdükçe açılıp genişliyordu ova. Bitmek bilmiyordu. Ovanın değerini biçemiyordu Uzun Kerim. Sağırin  dağları kadar para yığıyor, gene değerini bulmuyordu ova Uzun Kerim’in gözünde. Sürünen Yörük çok iyi biliyordu bir çadırlık yerin değerini. Toprak demek devlet demekti insanlara hükmeden...
   Göçü kuzeye çekti Cin Ali, Sağırin yamaçlarına. Sürü boğulacak yoksa çamurda. On beş gündür bulanıyordu solucan gibi... yüzü aşkın kayıp vermişti. Uzun Kerim’in içi cızır cızır yanıyordu. Bir gücü yetse, ah bir gücü yetse... Ocağın irisinin ufağının yüzü kapkaraydı. Yağmur tek düze çiseliyordu.
   Güneş güneyden, bulutların eteğinin altından ışıtşıyordu ovayı. Ova, güneşle yağmurla yıkanıyor bir anda. Büyük bir duşun altında yıkanıyor ova ve Toroslar. Sürü şipildek çamurda bulanıyor, çabalıyor. Çocuk gene haykırdı. Koştu Uzun Kerim beline davranarak. Sarıca Zeynep kaptı kaynatasını belinden. Duruttu. Güllüce geldi.
   “Ece horoz ditti,” dedi çocuğun koltuğundaki yırtığı göstererek. “Aha şuradan.”
   Uzun Kerim kollarını yana bir daha indirdi. Gözlerini horoza taktı. Islana ıslana yürümeye başladı. Bacısının tek kuzusuydu Gülsün. Eniştesi Kor Ali’yi sel alıp gitmişti bir kış gecesi Mandırlar bükünde. Kor Ali’den kalan tek anıydı bu kız, bacısında. Çamura batarak yürüyorlardı durmadan.
   Horoz başını kaldırdı. Gülsün’ün koltuk altındaki yırtıktan gagaladı. Çocuk bağırdı. Uzun Kerim atladı. Tuttuğuyla bile kopardı horozun başını. Güllüce al kanların fışkırdığını görünce “kuzum!” diye haykırdı. Dondu kaldı kederden yerinde. Çocuğunu bıçakladı sanıyordu Uzun Kerim’i. Çocuk birden kana bulanıverdi. Horozun boynu kırmızı bir bıçak gibi uzanıverdi. Ucundan kanlar fışkırıyordu.
   Gök Emine kaptı çocuğu. Soydu, baktı bedenini. Bir çizik bile bulamadı. Yalnız koltuğunun altı kıpkırmızıydı. Horozun didiklediği yer.
   “Anasını, dinini!...” dedi Uzun Kerim nice zaman sonra. “Az kaldı çocuğun başını yolduracaktı bana...”
   Sağ elinde kalan horozun kopuk başı ağzını açıp kapıyordu bazen.
   Yağmur gene hızlandı. Sopaları indirmeye başladı sürünün, Uzun Kerimler’in sırtına. Tıpkı Tekenin insanı gibi kaypaktı yağmur. Tüm ova büyük bir duşun altında yıkanıyordu. Uzun Kerim yağmura aldırmıyordu artık. Elinde öylece sıkıyordu horozun kopuk başını. Sürü, çamur yatağından kurtulmak için çabalıyordu, emekliyordu. Bir bitkin, bir ölgün...
   Sağırin dağları bulutların altında bir büyüyor, bir silinip gidiyordu, ufalanarak. Sağırin dağları yağmurun ninnisinde uyuyordu.

Duran YILMAZ

(Sabahattin Ali Öykü Ödülü birincisi)

*Beserek: Genç erkek deve



Hiç yorum yok: