28 Ekim 2009 Çarşamba

Duran Yılmaz İçin Ne dediler


*Türk Öykücülüğünün Genel Çizgileri

Yolun Başı (1974) yapıtıyla Anadolu insanına eğilen Necati Güngör'ün, yine köyü ve köylüyü anlatmayı amaçlayan Duran Yılmaz'ın çok yalın bir söyleyişte giderek seçkinleşen Aysel Özakın'ın adlarını umutla analım.
Türk öykücülüğünün genel çizgilerini kurcalarken, bu yazınsal alanın çıkışım, öyküye emek veren herkese saygı duymamla nitelenmeli. Okura ters gelecek olasılıkta yargılar için, "öznel" sayılabilecek bir yaklaşımım olduğunu yeniden açıklayayım.                                                                                                  
 Selim İleri



*1980’den Günümüze Unutulan Öykücüler

“Öykü” dergisi yazarlarından Antalya'nın kıyıcığında mütevazı bir yaşam süren bir Duran Yılmaz vardı. Toroslar'da yaşayan Yörüklerin sıcak bazlama kokularını getirirdi burnunuza, yayık ayranlarının kekik kokusunu alırdınız öykülerinde gezinirken. En son anımsadığım 1991 ya da 92'de Kadın Korkusu adlı hikâye kitabı çıkmıştı. Taşra duyarlığıyla yetişmiş insanların büyükkent acımasızlığı içindeki sızılarını ince bir duyarlıkla yansıttığı bir kitaptı. Çoktandır sesi soluğu çıkmaz oldu. Ne zaman anımsayacak olsam dostluk adına, öykü adına bir kıpırdanma duyarım içimde
  Mustafa Balel


*Taşralı öykücü, taşranın öykücüsü...

Taşrada yaşamayı, ille bunun dışında bir yazınsal yaratıyla genişleterek dengelemek gerekmiyor'  Taşra olgusunun yazınsal izlek olarak tek başına önemli bir damar olduğu göz ardı edilebilir mi? Büyük kentlerde, hele de büyük büyük kentlerde, sözgelimi İstanbul'da ya da Paris'te, öteki anakaraların baş döndürücü kentlerinde yaşayan yazarlar bile yaşadıkları bu kentkıtalarda kendi taşralarını kurmaya, koruyup sürdürmeye çabalarken 'İş, taşrayı bataklığa dönüştürmemek,  her dem akarsu halinde tutmak onu' Çöle çevirmemek, her dem bir vaha yaratabilmek o susuzluğun ortasında' O zaman taşra, sıkıntı üreten bir yürek-beyin törpüsü olmaktan çıkacak, nadasta bin yıl dinlenmiş toprağa dönüşecektir kuşkusuz; yazınsal tarlanın sürülüp ekilip verime dönüştürüleceği bir bereket teknesine 'Bu açıdan bakıldığında, herhangi taşralılık hastalığı yansıtmadıkça bir yazara 'taşralı' damgası yapıştırılması olanaksızdır herhalde' O zaman taşrada yaşayan bir öykücü, 'taşranın öykücüsü' veya 'taşrayı en iyi öyküleyen yazar' olarak, yaşamını diyelim büyük kentte sürdüren pek çok yazara oranla aslında çok daha fazla olanağa sahip olduğunu göz önünde bulundurup sevinebilmeli kendi konumuna bakarak 'Örneğin geçmişte yaşamlarını ağırlıklı olarak taşrada geçiren yazarlardan Manisalı Yusuf Atılgan, Sökeli Samim Kocagöz, Yozgatlı Abbas Sayar, kısacık ömrünü Antalya'nın sınırlarından dışarı çıkmadan sürdürmüş Duran Yılmaz için taşralı öykücü mü diyeceğiz biz şimdi? Aynı şekilde İzmir'den Hasan Özkılıç, Bursa'dan Hakan Akdoğan, Mersin'den Ali F. Bilir, Adana'dan Zafer Doruk, Diyarbakır'dan Suzan Samancı, bunların yanı sıra daha pek çok yazar, bu hesapla taşralı yazarlar olarak mı kayda geçecek? Yaşamını şu günlerde İzmirlilik paydasında cilalayan Tarık Dursun K. için ne diyeceğiz acaba? Öykücülüğümüzün yaşayan en büyük adlarından biri de o değil mi? Taşrada olunsa da ülkenin en iyi ekmeği pişirilebilir yine de' Sözgelimi taşra denildiğinde Nedret Gürcan'ın anımsanmaması olası mı? Dinar'da yaşayıp kendi taşrasını evrensel düzleme çıkarabilmenin önünü açmak az buz iş değil! Ama Nedret Gürcan bunu başarmış biri işte' Buna göre taşralı öykücü kalmaktan kurtulabilmenin biricik yolu, taşranın parmakla gösterilebilecek öykücüsü olmaktan geçiyor belki de'     
Porttakal com. Taşrada Öykü


*Duran Yılmaz (1942 - 1995)

Yazar. Öğretmenlik yapmıştır. Yeni Adımlar ve Yeni dergi gibi dergilerde yazı. Antalya yöresinden izlenimler ve Yörükler’in yaşam koşullarını konu alan öyküleri ile dikkati çekti.

Yeni Adımlar dergisinin açtığı Sabahattin Ali Hikaye Yarışmalarında Yurt Yeri (1974) ve Kışlak (1975) ile dereceler kazandı. 12.Antalya Festivali kapsamındaki Öykü Yarışmasında Başaklar Olgunlaşırken ile övgüye değer görüldü. Bu öykü Antalya Belediyesince yayınlanan Türkiye’den Hikayeler derlemesinde yer aldı.                               
(Antalya’da İz Bırakanlar)


1975’te Edebiyat Olayları



*SABAHATTİN ALİ ÖYKÜ YARIŞMASI
Bu yarışmayı Yeni Adımlar dergisi açmıştı. 54 kişi 108 öyküyle katıldı yarışmaya.
Fakir Baykurt, Cemalettin Aykın, Vedat Günyol, Metin İlkin ve
Orhan Suda'dan Seçilen Kurul, birinciliği Duran Yılmaz'ın
«Kışlak», ikinciliği de Celâl Özcan'ın «Gökova'nm Yalazları» adlı
öykülerine verdi. Aysel Özâkın'm «Küçük Şehrin Soğuk Geceleri
» adlı öyküsünü de en başarılı öykü olarak seçmişti. Bu yarışmanın
en ilginç yanı, ödülendirilenlerin hepsinin öğretmen oluşudur.
Duran Yılmaz gibi, geniş yaşam deneylerinden bir adı
öne çıkarması da bu yarışmanın önemli yönlerinden biri. Celâl
Özcan'la Aysel Özakın dergilerde görülen öykücülerdendi. Hatta
Özakın bu yıl GURBET YAVRUM adlı bir roman da yayımladı.
Adnan Binyazar


*Duran Yılmaz
Doğum Tarihi:1942-1995
Doğum Yeri:Türkiye, Serik - Antalya
Özgeçmişi
İlk öyküleri Yeni Dergi'de yayımlandı. Yerel değerlere sahip çıkma ve onları yansıtma kaygısı öykülerinde de yer aldı. Yörüklerin, göçerlerin yaşam kültürünü yansıttı eserlerinde. Ölümünden sonra ardında yayıma hazır öykü dosyaları bıraktı. Yazar ayrıca 1975 yılı Sabahattin Ali Hikâye Yarışmasında Kışlak adlı hikâyesiyle Birincilik Ödülü almıştır.
Yararlanılan kaynak: Adam Öykü dergisi, Sayı 5


Kitap Açıklaması :
 
İlk öyküsünü Memet Fuat yönetimindeki Yeni Dergi'de yayınlayan Duran Yılmaz, Torosların göçebe yaşam ve kültüründen izler getiren Yörük Hikayeleri kitabından sonra, bu kez Kadın Korkusu'yla çıkıyor okur karşısına. Hızlı kentleşmenin peşi sıra getirdiği toplumsal, kültürel, ruhsal sorunları, hızlı bir değişim içinde insanın ve değerlerinin çarçur oluşunu yalın bir anlatımla sergileyen Yılmaz, taşra duyarlığına büyük kent bunalımlarının acı veren sızıntısını duyumsatıyor Kadın Korkusu'nda.
Broy Yayınları



26 Ekim 2009 Pazartesi

Merhaba dunya

Merhaba dünya!

Yörük hikayelerimle sizinle birlikte olacağım. İsterseniz bir tadımlık bölüm sunayım:




KIŞLAK
Sarı Beserek (1) ölmeye yatınca Çayır koyağına bir yas kümelendi, çöreklendi. Anamas koyaklarında yaylayan tüm Yörükler döküldüler Çayır koyağına. Gün görmüş, yokluk çekmiş, sarı sakaklı dedeler atlarına bindiler. Geldiler. Uzun Kerim’e “geçmiş olsun” dediler. Sarı Beserek’e türlü otlardan yakılar yaptılar. Her meyveden şurup çıkardılar, içirdiler. Derin hocalardan muskalar getirdiler. Kızgın demirle dağladılar. Devenin iniltileri dinmedi. Yavaşlamadı hiç.
Deve bir çocuktur yörüğün gözünde, yüreğinde. Deve bir kardaştır: Çadırı, yükü yurt yerinde koyup gitmeyen. Deve bir kuştur. Çiçekler dünyayı süslerken yörüğü Teke’den yaylaya, göğün gözü buğulanınca yayladan Teke’ye uçurup duran...
Ak saçlı, susuz toprak gibi kara gözlü nineler, kına yakmadılar saçlarına. Kaymak döşlü gelinler, sülün boylu kızlar, kaytan bıyıklı yavuklularının sevilerini çıkardılar yüreklerinden. Sarı Beseerek’in iniltilerini doldurdular. Anamas koyakları ormanıyla, kuşuyla bir kara yasa gömüldü. Tam göç zamanı.
Sürüler, üç dudaklı develer, gelinlik kızlar, seven erkek yürekleri “göç, göç diye sızladı. Bir yel esti Teke’den yaylaya, serince. Koyunları, kuzuları çekti, yededi Teke’ye doğru. Çobanlar her şafakta sürüyü Torosların Teke’ye bel verdiği Çökek gediğinden çevirdiler. Bir Sarı Beserek kaldırıp bakmadı başını. Bir onun içini yakmadı Teke özlemi. İnledi durdu, yaralı kaplanlar gibi. Çavuşlar obasının ayağına kuşak oldu, dolandı. Yayla koyaklarında Yörük kalmadı. Aktı Teke’ye. Kara bulutlar birer yama oldular mavi yorganın yüzünde. Çavuşlar obasının yüreğine tuz, biber...