Yörük hikayelerimle sizinle birlikte olacağım. İsterseniz bir tadımlık bölüm sunayım:
KIŞLAK
Sarı Beserek (1) ölmeye yatınca Çayır koyağına bir yas kümelendi, çöreklendi. Anamas koyaklarında yaylayan tüm Yörükler döküldüler Çayır koyağına. Gün görmüş, yokluk çekmiş, sarı sakaklı dedeler atlarına bindiler. Geldiler. Uzun Kerim’e “geçmiş olsun” dediler. Sarı Beserek’e türlü otlardan yakılar yaptılar. Her meyveden şurup çıkardılar, içirdiler. Derin hocalardan muskalar getirdiler. Kızgın demirle dağladılar. Devenin iniltileri dinmedi. Yavaşlamadı hiç.
Deve bir çocuktur yörüğün gözünde, yüreğinde. Deve bir kardaştır: Çadırı, yükü yurt yerinde koyup gitmeyen. Deve bir kuştur. Çiçekler dünyayı süslerken yörüğü Teke’den yaylaya, göğün gözü buğulanınca yayladan Teke’ye uçurup duran...
Ak saçlı, susuz toprak gibi kara gözlü nineler, kına yakmadılar saçlarına. Kaymak döşlü gelinler, sülün boylu kızlar, kaytan bıyıklı yavuklularının sevilerini çıkardılar yüreklerinden. Sarı Beseerek’in iniltilerini doldurdular. Anamas koyakları ormanıyla, kuşuyla bir kara yasa gömüldü. Tam göç zamanı.
Sürüler, üç dudaklı develer, gelinlik kızlar, seven erkek yürekleri “göç, göç diye sızladı. Bir yel esti Teke’den yaylaya, serince. Koyunları, kuzuları çekti, yededi Teke’ye doğru. Çobanlar her şafakta sürüyü Torosların Teke’ye bel verdiği Çökek gediğinden çevirdiler. Bir Sarı Beserek kaldırıp bakmadı başını. Bir onun içini yakmadı Teke özlemi. İnledi durdu, yaralı kaplanlar gibi. Çavuşlar obasının ayağına kuşak oldu, dolandı. Yayla koyaklarında Yörük kalmadı. Aktı Teke’ye. Kara bulutlar birer yama oldular mavi yorganın yüzünde. Çavuşlar obasının yüreğine tuz, biber...


Hiç yorum yok:
Yeni yorumlara izin verilmiyor.